18 Kasım 2016 Cuma

Hayrullah Usta ve Köln'deki İlk İşim



Köln havaalanında tanıştığım Hayrullah Usta'yla ilk iş günümde bir evin iç cephesini boyayacaktık. En üst katta biz, diğer katlarda Bosnalılar çalışıyordu. Daha önce badana maksatlı elime fırça almamışım, iş nasıl yapılır hiçbir bilgim yok. Köşeler biraz daha kolay olduğu için oraları ben aldım.

Bir yandan duvarları boyarken öte yandan güle oynaya Almanlar hakkında basmakalıp şeyler konuşuyorduk. Açılan hemen her konuda iş dönüp dolaşıp Hayrullah Usta'nın gençliğinde yaptığı puştluklara geliyordu. Almanya'nın neresinde nasıl bir genelev var, orayı kim işletir çoğunu bilirdi. Orta yaşlı Almanları baştan çıkarmak için iş elbiselerinin son derece etkili olduğunu söylerdi. 

Berlin duvarı yıkılmadan önce Sovyetler'den Federal Almanya'ya insan kaçıran bir şebekenin üyelerindenmiş. İnsan kaçakçılığından kazandığı paralarla sık sık Romanya'ya gider ve amcasının lüks villasında beraber alem yaparlarmış. Romanyalı kadınların yumuşak tenlerinden, onların cömertliğinden bahseder, yaşı sekseni geçmesine rağmen amcasının hala 'delifişek' olduğuna akıl sır erdiremediğini söylerdi.




İşin ikinci günü. Ulaşım, yiyecek, içecek hepsi şirketten. Keyifler yerinde haliyle. 





Sovyetler seksenlerin ortalarına doğru kontrolleri arttırınca bu sefer de sigara kaçakçılığına başlamış. "Ama insan kaçakçılığının tadı başka, onda olan para hiçbir yerde yok" derdi. Sigara işi sarpa sarınca da birkaç ay yatıp şartlı tahliye olmuş. Bu sefer de sahte banka kartı işine girmiş. Orda da arkadaşlarının ihanetine uğrayınca -dediğine göre- helal helal ekmeğinin peşinde koşmaya başlamış. 

Babası, anneleri öldükten sonra kaderin cilvesi olacak ki "taş gibi Rumen bir hatunla" evlenmiş. "Baba yapma, etme!" derken peder tüm mal varlığını bu kadının üstüne yapmış. Tabi adam çok yaşamamış, baba ölünce miras kavgası en büyük kardeş olarak onun üstüne kalmış. Yasal yollardan bir sonuç elde edemeyince bildik yollara başvurmuş. Biraz para koparsa da kadın izini kaybetmeyi başarmış.

İşe dönecek olursak, mesai ve mola saatleri keyfimize göreydi. Araba altımızda, istediğimiz an işi bırakıp tura çıkıyorduk. Ev sahibi başımızda pek durmazdı. Biz alt katta çalışan Bosnalıların işine karışmıyorduk, onlar da bizim...

Bu rahatlık içinde ilaçlama, boyama, bekleme derken işi bir haftada teslim ettik. Sekizinci gün ustaya bir telefon geldi: "100 Euro eksik vereceğim, kenarlarda hep boya izi var."

13 Kasım 2016 Pazar

Fırsat buldukça kaçarım diye düşünüp sadece bir kez gidebildiğim gezegenin en güzel şehirlerinden Amsterdam.



Almanya’da oldukça yaygın olan öğrenci turlarından birine kaydolup 35 Euro’ya günübirlik bir geziyle Amsterdam’a gitmiştim. Yola çıkarken tektim. Sabahın köründe Köln Tren İstasyonundan eski püskü iki otobüsle yola çıkmıştık. Arabada bi dolu öğrenci, hiçbirini tanımıyorum. Sol çaprazımda Türkçe konuşan iki kız vardı. Yol boyunca hiç konuşmadık. Amsterdam’a vardığımızda tanıştık, ikisi de Aachen’de mühendislik okuyormuş.

Ekin ve Şinda'yla uyuşturuculu bi şeyler denerken. Ekin solda, diğeri de Şinda.

Ekin İzmirli, Şinda Şırnaklıydı. Espri frekansımız tutunca, hemen kaynaşıp gün boyu beraber gezdik. Rastgele milletle selfie’ler çekiyor, turist gruplarını kızlı – erkekli trollüyorduk. Beraber yemek yiyip bazen de birkaç saatliğine ayrı takılıyorduk. Uyuşturucu pazarını hafif yağmurda defalarca turladık, kitapçıda yük olmasın diye almayıp sonrasında pişman olduğumuz güzel kitaplar gördük. I amsterdam yazısının önünde hiç çekmemişsek en az yüz fotoğraf çektik. Van Gogh Müzesi’ne son anda yetişip pahalı diye içeri girmedik. Gün sona erdiğinde Şinda seks işçilerinin içinde bulunduğu kötü koşullardan bahsetti, Ekin hayatı işte tam da böyle yaşamamız gerektiğini söylüyordu.
Şinda’yla sonra planlar yapıp Düsseldorf’a gittik, keyifli anılarımız oldu. İstanbul’a gelince beraber kampa gideceğimiz yerler üzerine uzun uzun konuştuk. Buraya gelip gitmiş, sonradan haberim oldu. Ekin’le beraber İtalyan birinden mantar aldık, sonra bi daha görüşemedik.
Yukardaki foto, Hollanda’ya gitmeden Hollanda’yla özdeşleştiği pek anlaşılmayan geleneksel bir daç papucunun içinde çekildi. Keyifle poz verip ayakkabı sizi çıkardığında sol tarafa yürürseniz Dam meydanına, sağa doğru zikzaklı bir yol izlerseniz de Red Light District’e varıyorsunuz. Biz sağı seçtik.



24 Ekim 2016 Pazartesi

Son 5 Ay İçerisinde - 1

29. Yemek kartına para yüklemek için bi arkadaşın hesaba para yatırmasını bekliyordum. O geledursun, okulun bahçesinde güneşlenmeye koyuldum. Bi öğrenci gelip kırk dakikalık bir psikoloji deneyine katılmak isteyip istemediğimi sordu. İyi bari dedim, kırk dakika sonunda en düşük puanı alan bendim. İş bitince fark ettim ki IQ testiymiş. Tam teşekkür edip çıkacağım, katılım ücreti olarak çıkarıp 10€ verdiler. Siktir et dedim. Parayı alıp doğru yemekhaneye, o arkadaş hâlâ para yatıracak.
30. Dini bir bayramı eski bir Evanjelik kilisede kutlamak üzere Hristiyan bir arkadaşla sözleştik. Geç uyandım, telaşla atladığım otobüs beni yanlış yere götürdü. Sonraki otobüse daha bi saat var. Google maps’i açıp ver allah pedala abanmaya başladım. Yarım saat sonra şarjım bitti. Arkadaş hâlâ bekliyor. Binbir telaş buluşma saatinden tam iki saat sonra kendimi kiliseye anca atabildim. Tam o anda rahip, katılımcılara teşekkür edip programı bitirdi. Sırılsıklam ve nefes nefese kalan beni göstererek millete alkışlattı, bozuntuya vermedim. O arkadaşım dışında herkes gülüyordu.
31. Uzun tatil dönemlerinin birinde yine anahtarlarımı kaybettim. Kalacak yer yok, tanıdıkların hemen hepsi şehir dışında. Kim var kim yok derken İspanyol bi arkadaşı aradım. Tabii dedi, ne demek! O club senin bu club benim gece boyunca gezdirdi bizi. E hadi gitmiyor muyuz dedim, evden atıldım dedi.


(Foto Köln'den. Evinde kalmayı planladığım İspanyol arkadaş: Sheyla Barroso)




32. Varşova’da işinden yeni istifa etmiş, hayatın anlamını gezerek bulmaya kararlı orta halli bir kadınla ve onu misafir eden Brezilyalı bir bilim adamıyla tanıştım. Pinpaw diye bir bara geçtik. Üç – dört derken bir anda sekiz – dokuz kişi olduk. O sırada adamın biri kıza mesaj attı. Marriot Otel’de kral odasında kaldığını, isterse gelebileceğini söyledi. Adamın otelde kaldığı falan yok, kızı kapmak için sıkmış. Telefonu alıp adamı yarım saat işletip gaza verdik. Bi saate ordayım dedi. Gelince kimse oralı olmadı. Özür dileyip gitti. Kıza gülücük mesajı atıp bitirdi.
33. Berlin’de ebeveynleriyle tartışıp Avrupa turuna çıkmış bir İskoçla tanıştım. 19 ya var ya yok. Çulsuzların toplandığı bi bara geçtik. Avustralyalı bir sokak sanatçısı da bize katıldı. Geriye bir kişi kalmıştı, Emily’yi bekliyorduk. Kız kendini tarif etmeden irtibat koptu, kapıya geçip içeri giren her şüpheliye Emily olup olmadığını sordum. On dakka sonra sıktı, birine daha sordum. Hayır dedi. Kimsin peki dedim, adını söyledi. Emily olur musun bu gece dedim. Güldü, kabul etti. Herkes onu Emily olarak bildi o gece. Sonra ne oldu bilmiyorum.

19 Eylül 2016 Pazartesi

Son 5 Ay İçerisinde - 1

15. Brüksel'de Berlin otobüsüne yetişmek için trene bindim. Gözümü açtığımda Brugge'de olduğumu ve Berlin otobüsüne yarım saat kaldığını fark ettim. Otobüsü kaçırdım. Yalvar yakar bi sonraki güne ertelettim. O da garanti değil, yer varsa bakarız dedi adam. Yeni bilete para yok. Eşek ölüsü yükümle şansımı denemeye karar verdim. Denderluuw'dan Kuzey İstasyonu'na yarım saat yol teptim. Hareket saatine 5 kala haydi atla, gidiyorsun dediler.
16. Varşova'da, Sudan'da gönüllülük yapmış, savaş başlayınca ülkesine geri dönmek zorunda kalan bir kadının evinde kaldım. Eşi koyu bir Leiga Warsazwa taraftarıydı. Son gün evlerinin neredeyse stadın dibinde olduğunu öğrendim. Takımlarının maçı vardı, üç beş kişi toplanıp sohbete daldılar. Misafirlerden birinin ailesinde Kürt bir damat varmış. Sordu da sordu. Hep beraber şampiyonlar ligi maçına gittiler, ben de havaalanına.
(Varşova'da Free Walking Tour'da tanıştığım Taylandlı kız. Bi rahat durmadı gitti)


Varşova'da Free Walking Tour'da tanıştığım Taylandlı kız. Bi rahat durmadı gitti.

7 Eylül 2016 Çarşamba

Son 5 Ay İçerisinde - 1


11. Bratislava'da otobüse iki saat kala çantamı çaldırdım. Pasaport, kimlik, banka kartı ne varsa gitti. Karakolda ifade verirken arkadaşım çaldırdığın yere bi bakayım dedi. Otobüse yarım saat kala çantayı çaldırdığım yerde buldu. Vicdanlı hırsızmış deyip takdir ettik.

12. Gecenin bi yarısı Bratislava'ya vardık. Çadır için uygun yer bulamadık. Ya da pek uğraşmadık, halimiz perperişan. Son çare otostop çekip bi hostele gittik. Kapı kilitli, in cin top oynuyor. Yakınlarda bulduğumuz ilk yeşilliğe çadırı kurduk. Sabah fark ettik ki ne idüğü belirsiz bir mezarın yanında uyumuşuz.


Foto Bratislava'dan. Şehrin dört bir yanını donatmış güzelim heykellerden biri


13. Budapeşte'de Özgürlük Köprüsü'nde daha iki gün öncesinde tanıştığım biriyle hayatımın en güzel sohbetlerinden birini yaptım.

14. Frankfurt'da kalacak yer yine son anda yamuk çizdi. Tren istasyonunda ayyaşlarla iç içe, ellerim tetikte uyudum. Sabah polis tekmesiyle uyandım.


Foto Frankfurt'tan. Dışarda yattığım gecenin sabahı şehri rastgele turlarken isyanlarda

5 Eylül 2016 Pazartesi

Son 5 Ay İçerisinde - 1

6. Berlin'de yakın bir arkadaşımın sevgilisinden ayrıldığını öğrendim. Yarım saat kızı dinledim. Boşver erkekler böyledir dedim. Ne erkeği dedi.
7. Metroda şarap turları düzenleyen bir Amerikalıyla, modern dansla ilgilenen İsrailli bir kadın sanatçıyla ve İtalyan bir garsonla sohbete daldık. Son durağa gelince aslında kimsenin inmesi gereken durakta inmediğini fark ettik. Gülüşüp vedalaştık.
8. Atina'da fark ettim ki öğrenci biletim yok. Akropolis'e yarım saat yürüdüm. Sit alanı 20€'dan başlıyor. Görmeden dönmek olmaz dedim, çiti dolanıp telin üzerinden atlamaya çalışırken köpekler tarafından kovalandım. Aşağıya kadar nasıl koştuğumu hatırlamıyorum.



Atina'da Akropolis'e giremeyince, onu en net görebilecek tepeden çekilen onlarca fotodan eli yüzü en düzgün olanı




9. Aachen'de Hollanda, Belçika ve Almanya'nın birleştiği noktaya gittim. Yolda bir bahçeye dadanıp elmalarla doyurduk karnımızı.


,
Aachen'de Hollanda, Belçika ve Almanya'nın birleştiği nokta. Yanılmıyorsam sol elim Belçika, kıçım Hollanda, sağ elim de Almanya'da.
                         




10. Viyana'da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktım. Son anda yamuk yaptı. Hosteller ateş pahası, iki gece dışarda yattım.




2 Eylül 2016 Cuma

Koşar Adım Çikolata Müzesi


Dom'u geçip Ren Nehri boyunca pedal çeviriyorum. Hâlâ çift el bırakıp sürmeyi beceremiyor olmanın tedirginliği, bisiklet yolunun jilet gibi görünümünde kendini daha yoğun hissettiriyor. Hava git gide açıyor, güneşin ılık sıcaklığı etrafa o bildik iyimserliği katıyor. Heybetli ağaçların eşlik ettiği yoldan ilerledikçe kuş seslerini daha yoğun duymaya başlıyorum, şehrin her iki yakasını sık aralıklarla birbirine bağlayan köprülerin önünden geçerken, irili ufaklı turist gruplarına denk geliyor ve daha dün yaptırdığım kornayı kullanacak olmanın verdiği gereksiz özgüvenle yoluma devam ediyorum.




62 yapımı, markası belirsiz emektar bisikletim ve demirden yapılma şık bir heykel




Paskalya dolayısıyla pek kimseyi göreceğimi düşünmüyorum. Fakat gelişigüzel durup hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyormuşcasına sokakları ve sokak sokak uzaklıkları incelediğimde mutlaka birilerine rastlıyorum. Spor yapmak için tam teçhizat donanmış güzel ayakkabılı, uzun boylu çiftler... Çocuğunu veya köpeğini gezmeye çıkartmanın hafif temposunda gülümseyen ebeveynler...

İki, bilemedin üç bankta bir mutlaka rastlayabileceğiniz tüvit ceketli, kaşmir kazaklı yaşlı çiftler... Öpüşmek veya sevişmek için fırsat kollayan, beti benzi neye benzerse benzesin hep sarı saçlı - mavi gözlü olarak gördüğüm Almanlar...

Yorulup Rhein'in huzur veren akışına daha yakın olmak için nehrin kaldırım taşlarıyla bezenmiş taraçasına oturuyorum. İnce ve uzun tankerler, bembeyaz tur gemileri, büyüklüklerine karşın çıt çıkarmadan birer birer süzülüp geçiyorlar önümden. Çantamdan antika pazarı girişinde gaza gelip 6€ vererek aldığım paskalya çöreğini çıkarıyorum. Biraz yedikten sonra 6€'luk bir çöreğin tek oturuşta bitirilmemesi gerektiğini düşünerek özenle sarıp çantama geri koyuyorum... Bunun yerine eve gidene kadar açlığımı yatıştırmak için bi dolu su içiyorum.


Arkama yaslanıp boş gözlerle etrafa bakınmaya başlıyorum. Bir süre sonra çişim geliyor. 'Şimdi kalkıp şuracıkta etsem, biri görse' endişesi elimi fermuara attırmıyor. Birkaç yüz metre geride bir tuvalet olduğunu biliyorum, ama yetişir miyim emin değilim. İşimi görmek için yeltendiğim sırada bir çift gelip beş on metre ileride, beni net olarak görebilecekleri bir yere oturuyorlar. Sağa sola bakınıp uygun bir yer arıyorum, ama yok! 'Hah, işte burası!' dediğim her yere saniyeler içinde bahaneler buluyorum. Fakat gittikçe şiddetleniyor, bi şeyler yapmalı! Sonra amaaan diyorum, birden bahçesinde şen şakrak insanların gülüşüp eğlendiği Çikolata Müzesi'nin özenle hazırlanmış çalılıklarına ilişiyor gözüm, kalabalığa doğru hızla koşmaya başlıyorum!